Sıkıntı, Deniz, NATO, UnutMADIMAKlımda

Sıkıntı, Deniz, NATO, UnutMADIMAKlımda
Sefer Selvi

Merhaba sevgili okurlar. Yazın gelmesiyle birlikte biraz tembelleştiğimin farkındayım. Bu sıcak yaz aylarında az da olsa kendime zaman ayırayım; birazcık tatil moduna gireyim, rahatlayayım, yeni kitap üzerinde çalışayım dedim. Ancak bu ülkede rahatlamak çok zor, özellikle benim gibi biri için.

Ben de uzun bir aradan sonra köşe yazısı yazayım; biraz bu süre zarfında içimdekileri siz sevgili okurlara dökeyim dedim. Neticede yazmak bana iyi gelen bir şey. Ancak nereden başlayacağım konusunda en ufak bir fikrim dahi yok. Komediye sansürden mi bahsetsem, NATO için Ankara'nın baştan yaratılmasından mı bahsetsem, geçtiğimiz gün 33. yıl dönümü olan ve cehaletin yaktırdığı Madımak Oteli'nden mi bahsetsem hiç bilmiyorum. Kafam oldukça allak bullak.

Biraz da sıkkınlık var aslında; hadi oradan başlayalım madem. Son birkaç gün, hatta haftadır moralim hiç iyi değildi. Malumunuz, içinde bulunduğumuz ekonomik durum, toplumsal baskılar, seviyesiz siyaset ortamı, dinsel dogmalar, bir de üstüne kişisel problemler... Yeter noktasındaydım. Hatta amacımı ve yönümü dahi kaybetme noktasına geldim denilebilir. Bu durum beni inanılmaz derecede rahatsız etse bile kendimi bu depresif döngüden kurtarmak istemiyordum bile bile.

Azıcık olsun başkaları gibi umursamaz olmak, kuralları çiğnemek, yarın yokmuşçasına hareket etmek... Biliyor musunuz, yapamadım. Hatta birkaç gün önce hayatımda ilk kez karşıdan karşıya geçerken ışığın yeşil yanmasını beklemeden yolun ilerisine geçme cüretinde bulundum. Ve bu beni vicdani olarak rahatsız etti. Bu sözlerimden aşırı kuralcı, katı ve düzenli biri olduğumu zannetmeyin lütfen. Anlatmak istediğim şey çok farklı. Neyse, konuyu biraz hızlandırıyorum. Sonuç olarak benim psikolojik durum değerlendirmelerimi tartışacak halimiz yok. Böyle sıkıldığım ve bıktığım bir dönemde YouTube'da gezerken Ölü Deniz adlı bir stand-up gösterisine denk geldim. İlk başta elemanı (kendisi benden büyük) tanıyamamıştım. Malumunuz saçlar gitmiş. Kimdi peki bu? Fatih Altaylı'nın birkaç sene önce programında konuk ettiği ve “Fena değilmiş, bir ara bakarım ne yaptığına.” diyerek son gösterisine kadar bakmadığım Deniz Göktaş'tı.

Hâlâ daha izlemediyseniz eğer Ölü Deniz isimli stand-up gösterisini, Hayır Kabare'yi izleyin. Ferhan Şensoy, Levent Kırca gibi iki büyük yetenekli ustadan sonra bu kadar iyi toplumsal ve politize mizah yapan birini ne izledim ne de duydum. O, yerle bir olan moral ve motivasyonumu düzeltmekle kalmadı, kafamın içerisinde bazı şeyleri düzenlememi sağladı. “NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR YA!” Bu ülkede hırsız sürüsüne bereket; her şeyi çaldıkları yetmiyor, ona da göz diktiler en sonunda. Dün Deniz Göktaş daha bismillah demeden havaalanında gözaltına alındı hem de ters kelepçe ile. Bugün İstanbul'un meşhur adliyesinde kendisi. Çok tuhaf değil mi? Bir komedyeni ters kelepçe ile neden gözaltına alırsın ki? 6 yaşındaki bir kız çocuğuna “rızası var” diye taciz mi etmiş, sırf farklı oldukları için otel mi yakmış, kanalında terör örgütü üyeleri ile cumhuriyeti ve anayasayı tartışmaya mı açmış, Hrant Dink, Uğur Mumcu benzeri gazetecileri mi hedef almış, Fethullah ile el ele kol kola fotoğraflar mı çekilmiş, MESEM'lerde çocuklara işkence mi çektirmiş? Sahi, bunları yapanlara ne oldu? Berkin Elvan'ın katili mesela, ne oldu ona? Rojin Kabaiş'in ölümünden sorumlu elemana ne oldu? Tunceli valisinin yediği halt ne oldu mesela? Öldürülen kızlarımızın katillerine ne oldu mesela? Cengiz Holding'in anayasaya aykırı olarak millî değerlerimizin içinden geçmesine izin verenlere ne oldu? Kızılay başkanının kızı mesela niye ters kelepçe yemedi, ne yapıyor şu an? Depremdeki zayiatın sorumluları nerede onlar? Ali İsmail Korkmaz'ı darbederek acımasızca öldüren o şahıslar nerede? Sevgili Adalet Bakanı, hani yargı tarafsız işler, hukuk bağımsızdır, her şeyden üstündür diyorsunuz ya; bu mu hukuk, bu mu adalet? Yanlış anlamayın, sadece soru soruyorum size bu arada. Daha devam edeyim mi saymaya?

Cevap çok basit: Hiçbir şey olmadı. Hatta gelecek nesilleri yetiştirmeye çalışan öğretmenler günlerdir polis tarafından orantısız şiddete maruz bırakılırken, komedyenler gözaltına alınırken davullu zurnalı bir tahliye yaşandı. 6 yaşındaki kız çocuğuna tacizde bulunan, hiçbir boka benzetemediğim mahlukat (ismini anmayacağım) serbest bırakıldı. BBP Genel Başkanı parmak sallaya sallaya diyor ya: “Komedi kisvesi altında hiçbir dinî değerimizi ezdirmeyeceğiz, alaya aldırmayacağız.” diye.

Beyefendi, madem çok dindarsınız, sizden ricamdır: Kutsal kitapta da öğütlenmiyor mu daima dürüst olun, mert olun, çalıp çırpmayın, saygılı olun, nefsinizden, kininizden arının, şeytanın peşinden sürüklenmeyin, zulüm etmeyin diye? Siz benden, hatta birçok kişiden daha dindarsınız ya; benim burada özet geçtiğimi kitapta ayeti ayetine bulursunuz. Son bir şey daha söyleyeceğim size: 6 yaşındaki kız çocuğuna “rızası var” diyerek kutsal kitabı günahına alet eden bu şahsiyetsizin serbest bırakılması ve dinî değerleri ve Müslümanlığı bu kadar ucuz ve kötü göstermesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Dediğiniz bunun için de geçerli mi? Sadece soruyorum.

Deniz Göktaş'ın gerçek suçu neydi, biliyor musunuz? Gerçek olmasıydı. Şaka zannedersiniz ama gerçekti. Suçu, bizi tutup şöyle bir silkeleyip kendimize getirmesiydi. Suçu, devrimci bir eylem olan gülmeyi bize hatırlatmasıydı. Eyvah, devrim dedim; şimdi Deniz'in başını iyice yakacağım. Gerçi Denizler alışkın bu tür olaylara…

Düşünmek, eğlenmek, hür fikirlere sahip olmak suç değildir. Kendini ifade edebilmek suç değildir. Şu yazının yayınlandığı zamana kadar o video, o kabare on milyonun üzerinde izlendi. Hadi o izleyenleri de gösteriye gidenleri de ters kelepçeye yatırın.

Emekliler mesela bir kuru soğana muhtaç bırakıldı. Elin milleti için birkaç gündür Ankara'da inanılmaz hummalı bir çalışma var. O birkaç gün içerisinde harcanan para 10 milyar TL'nin üzerinde. Emekliler kuru soğana muhtaç ama çay-simit hesabı tutmadı galiba, ne dersiniz? Bir de makyajlama var; bak onu nasıl unuttum ben. Milletin tapusuna çökerek dışarı atamadıkları gecekonduları, sevgili NATO efendi… Özür dilerim, dostlarımız görüp de yardımda bulunmasınlar diye branda ve reklam panolarıyla kapatma gereksinimi duyduk. Tabii üzerlerine gitmeyelim bu kadar; adamlar haklı şimdi. Maazallah, liderlerden birisi yıkık dökük, dayanıksız binaları görür de üzülürler, destek mestek olmaya kalkarlar. Ne gerek var? Biz yardıma muhtaç mıyız? Yani konunun kendi halkından utanmakla, kendine güvenmeyen bir yönetimle, 25-26 senedir iktidarda olunmasına rağmen daha yeni iki günde Japonya kalitesinde bir asfaltı milletine çok görmek falan…

“NATO geliyor, NATO; yalelel, yalelel

Bana bakma, benim vatan tirelelli.”

NATO için bu kadar hazırlık yapılırken “Bağımsız Türkiye, bağımsız Türkiye” diye bağıran MHP'li kardeşlerim, siz neden sesinizi çıkarmıyorsunuz? Doğu illerinde “Öcalan'a özgürlük” sloganları atılırken “Kimse bu vatanı bölemez, önce bizi geçmeliler.” diyenler neredeydiniz? İçinize mi kaçtınız? Bir sesiniz kesilir oldu. Neyse ya, moralim az buçuk yerine geldiği için size dokunmayacağım bu sefer. Rahat olun.

Son bir şey daha var bildiğiniz üzere ve yazımın başında da adını geçirdiğim katliam. Dün bu katliamın 33. yılıydı: “Unutmadımaklımda.” Cehalet bir oteli yaktırır mıydı Sivas'ta?

Cevabı hepimiz biliyoruz. Sırf inancı, düşüncesi farklı diye kendinizden olmayanı yok etmek hangi insanlığa sığar? Madımak'ta olanların tezahürü bugün yasayla komedyenlere, sanatçılara, aydınlara ve muhalif olan her kesime yapılıyor. O zamanlar 35 kişinin cayır cayır yanmasını izleyerek hiçbir şey yapmayanlar, bu olaya kayıtsız kalarak susan ve görmezden gelenler, siz de suçlusunuz. Koray Kaya'yı tanır mısınız? 12 yaşında, hayalleri ve umutları olan bir çocuktu. O otelde, bağnazların yaktığı o otelde cayır cayır yanarak can verdi. Ve onun gibi farklı yaşlardan 34 kişi aynı acı dolu deneyimi yaşadı. 2 Temmuz 1993 senesinde yaşanan bu acı dolu günü unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız ve aynısının bir daha yaşanmasına asla izin vermemek bizim boynumuzun borcudur. Kaybettiğimiz 35 canı saygı ve rahmetle anıyorum… Ha, bu arada orada bulunan kalabalık güruha rağmen sadece 15 kişi gözaltına alındı. Çoğu da af ile sonradan çıkartıldı.

Olay zaten otokrasi; korku kurarak sindirmek mevzubahis. Ama haberiniz olsun, böyle üstümüze geldikçe daha da güçleniyoruz. Atatürk'ün dediği gibi: “Aziz milletin bağımsızlığını yine bu milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.”

Deniz Göktaşın serbest bırakılması ve daha özgür, eşit ve adil bir Türkiye Cumhuriyeti dileğiyle, nasıl olsa “NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR’YA!”