İnsan, Kutsal ve Varoluş Arasında

Antik Yunan’dan Varoluşçuluğa İnanç
Frank Dicksee, İdeal veya Gerçeğin Peşinde
2 / 9

2. Antik Yunan’dan Varoluşçuluğa İnanç

İnsan düşüncesinin tarihi, anlam arayışının farklı biçimlerde dile gelişi olarak okunabilir. Bu arayış, kimi zaman tanrılarla kurulan ilişki üzerinden, kimi zaman aklın mutlak yetkinliğine duyulan güvenle, kimi zaman ise tüm metafizik dayanakların reddiyle şekillenmiştir. İnanç, bu tarihsel seyir içinde sabit bir kavram değil; her çağın kendi insan tasavvuruna göre yeniden yorumladığı dinamik bir düşünme biçimi olmuştur.

Antik Yunan’da anlam sorusu, anlamlandırılamayan doğa ve fizik olaylarıyla doğrudan dinî bir bağlamdan ziyade kozmik düzen ve akılla ilişkilendirilmiştir. Platon için hakikat, duyular dünyasının ötesinde yer alan idealar âleminde bulunur. Bu bağlamda inanç, henüz bilgiye ulaşamamış ruhun dinlendiği geçici bir duraktır. Fakat aynı zamanda bilginin imkânını da içinde taşır. Aristoteles’te ise anlam, doğanın içkin düzeninde ve erekselliğinde aranır. Evren, rastlantısal değil, belirli bir amaç doğrultusunda işleyen ve herkesin görevi belli bir bütündür. Bu anlayışta inanç, irrasyonel bir teslimiyet değil, aklın kavrayamadığı ilk nedenlere duyulan makul bir yönelimdir.

Milat olarak kabul ettiğimiz “0” yılından itibaren ortaya çıkan Hristiyanlık düşüncesiyle birlikte inanç, felsefenin merkezine yerleşir. Aziz Augustinus, insanın hakikate yalnızca akılla değil, inançla ulaşabileceği düşüncesini savunur. “Anlamak için inanıyorum” sözü, Orta Çağ düşüncesinin temel ilkesini özetler. Burada inanç, aklın alternatifi değil, onun tamamlayıcısı rolündedir. İnsan, Tanrı’ya yönelerek yalnızca evreni değil, kendi iç dünyasını da anlamlandırır. Anlam, artık kozmik düzenden ziyade ilahi bir iradeye bağlanmıştır.

Aydınlanma ile birlikte bu denge sarsılır. Çünkü insan için artık gördükleri, hissettikleri veya duydukları yetmemeye başlamıştır. Akıl, geleneğin ve kutsalın yerine geçer. Descartes, kesin bilgiyi şüpheyle temellendirirken; Kant, inancı ahlak alanına hapseder.

Bununla birlikte, Tanrı artık bilginin değil, pratik aklın bir postulatıdır. Bu dönemde inanç, kamusal hakikat olmaktan çıkar; bireysel vicdanın sınırlarına çekilir. Anlam arayışı, dışsal bir otoriteden ziyade insan aklının özerkliğine dayanır. Ancak modernliğin bu akıl merkezli dünya tasavvuru, 19. ve 20. yüzyılda derin bir krizle karşılaşır. Aslında geçmişten beri aklımızda olan ama kimsenin söylemeye cesaret edemediğini Nietzsche dile getirir. “Tanrı öldü” bu söz yalnızca dinî bir kopuşu değil, geleneksel kaynakların çöküşünü ifade eder. İnsan artık hazır bir anlam evrenine doğmaz, anlamı kendisi yaratmak zorundadır. Bu durum, özgürlükle birlikte büyük bir yük de getirir.

Tamda bu noktada Varoluşçu düşünce, bu krizi merkezine alır. Kierkegaard için inanç, aklın ötesine yapılan varoluşsal bir sıçramadır. İman, mantıksal bir kanıt değil, bireyin Tanrı karşısındaki yalnızlığıdır. Camus’de ise Tanrı’nın yokluğu, insanı “saçma” ile yüz yüze bırakır. Buna rağmen Camus, anlam arayışından vazgeçmez aksine, anlamsız bir dünyada bile insanın başkaldırısını ahlaki bir tutum olarak savunur. Sartre’da ise anlam tamamen insanın omuzlarına yüklenir: İnsan, seçimleriyle kendini kurar, inanç da bu seçimlerin bir biçimi hâline gelir.

Sonuç olarak felsefe tarihi, inancı dışlayan değil, onu sürekli yeniden tanımlayan bir düşünce biçimi sunar. İnsan, anlam arayışını terk etmediği sürece, inanç da biçim değiştirerek varlığını sürdürecektir. Çünkü inanmak, çoğu zaman bilmekten değil; yaşamaya devam edebilmekten doğar.

Önceki Sonraki